10/4/2009 - Şenay'dan
(Kimsesizliğin kalabalığını gülüşüne taşıyan pencere önü çiçeğim Şenay'dan....)
yüzüme çarpıp giderken o umursamazlığını "öfkeni bırak" demeyi ne çok isterdim şimdi yaşadıklarımı yaşaman kayıplarımı bulman için geldim ben senin devamınım gülüşünle yıkılırdı öfkelerim kuruluşunda sendeydim çöküşünde de senleyim imkansızlığın içindesin. içindeyim ben senin devamınım şimdi senin gibiyim kurşun döktürdüğüm sevgilerim vardı benim kuşlara yağmura çocuklara kısacası hayata salıncakta rüzgarımı salladın gömüp gittin toprağa ben senin devamınım...
(10/04/2009_Şenay)
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
12/12/2008 - dilini yutan yeşillik...
Su konuşurken yeşil beyaz sesiyle Sen susuyordun Üstelik en güzel kelimelerin Hiç söylemeyeceklerindi Esir bir çınarın dibine oturmuştuk Dilimde hiç alışık olmadığım bir konuşkanlık Anlatmıştı sana tatlı aptallığımı Kırmızıydı şarap Bir akşam vakti koynunda dağıldığım Gelincik tarlası kadar Henüz ıslanmamıştı doygun bir yağmurla Üstüne basıp geçtiğimiz zincirli yeşil kaldırımlar Saydam bir fanusa doldurup güneşi Senin gülümseyen suskunluğundan Bir gökkuşağı yaptım Senin için Sen susuyordun Kaldırımda güvercinlerle Sen susuyordun Martı çığlıklarıyla Saçlarımda hırçın bir poyrazla birlikte Yakalıyordum tüm renklerini senin Uzaklara dalıp giden gözlerim dolu dolu oluyordu Belli etmemeye çalışarak gülümsüyordum Geçmiş zamanlardan kalma dipdiri bir hüzün Ben burdayım diyordu Başı önünde gülümsemeye çalışan utangaç umutlarıma Herkes gibi değildin Öyle görünsen de Bir gece vakti içinde yıkandığım serin suların buğusuydun Susuyordun Fakat sessizlik neler söylemişti bilmiyordun Taze yaprakların alçak gönüllü gölgeleriyle susuyordun Bir akşam vakti Gidişinle yerin dibine batan o güzelim yedi tepeli şehirde Uçarken kanadının sesini duyduğumuz güvercinler Şimdi kimbilir nerde Verilmemiş sözler bile tutulmak ister Kaç yağmurda ıslanılabilir ki aşksız Üstelik iliklerine kadar Anlatsam kimse inanmaz Aklımın camekanında sergilediklerimi Sen susuyordun Fakat ben senin konuşmazlığını bile dinliyordum Bilmiyordun
(inci_29/04/2005_13,50)
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
26/7/2008 - koma...(ya da "düş_üntü")
Senin beni sevmen için yaratılmadığımı biliyorum fakat inanmak istemiyorum.Kendi terimin tuzunu içiyorum son zamanlarda.Bakışlarını hatırlıyorum.Ne tür bir hatırlama ise bu, beni gündelik yaşamın olağan karelerinden koparıp bir düş dünyasına götürüyor. Herkesin gözleri önünde seviyorum seni, fakat hiç kimse görmüyor. Kendi sıradan deliliğim içinde devinip duruyorum, ne kapının önünden geçiyorum ne de odaya giriyorum.Belki de bulunduğum yeri zavallı bir rastlantıya borçluyum. Seninle ilişkim uzun süredir rastlantısal karşılaşmalardan (_itiraf ediyorum ki bunlardan çoğu tarafımdan itelenerek rastgetirilmiştir) ve o karşılaşmaların kendi kafamdaki ütopik yansımalarından ibaret.Çünkü sen her daim hiçbir şey olmamış gibisin.Sen yaşantıma girdiğinde yerin çoktan hazırdı sen bunu hiç anlamadın.Halbuki sen benim için hazır değildin ve hiç de olmayacaktın.Kimi zaman seninle olmanın, seninle bulunmanın anı küçük atomlara bölüp adrenalin yörüngesinde nötron ve protonların yörüngeden çıkmamak için direndiğini gördüm. Kendimi senden esirgemiyorum.Kusursuz bir iyileştiricisin sen.Yitirdiğim zamanları, senin bana bir türlü gönül rızasıyla verdiğini göstermediğin, hep bir iane, hep bir iyilik istermişçesine senden dilendiğim çalıntı anlarda gerçeklemeye çalışıyorum. Adın mutluluk olsun istemiştim.Şimdi yalnızlık çağındayım, yalnızlığın buzdan yüzyılında.Korkuyorum.Bir kez daha düşlerimden düşmeye gücüm yok.İyileştir beni.Bilmiyorum yeniden kalkabilmem için daha kaç kez düşmem gerek. Gözlerine baktığımda, yaşamla ilintili her şeyi, sana dair her şeyi görebiliyorum.Fakat bana ait tek bir anlam görmedim.Halbuki sen sadece kendini değil imkansız aşkımın tüm açılımlarını, tüm yansımalarını taşıyorsun.Derin tatlı ve sonsuz gözlerinle sen, hep gönüllü girilesi bir komasın. Ya Leyl, Yüzümü gözlerine sürmeden Geçip gitme içimden.
(inci)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/5/2008 - aşk'ın yedi şehrini gezen insan...
''Kimdir benim gibi tek ve tenha kalan; denizin dibine daldığı halde dudakları kupkuru bulunan!''
Ferîdüddîn-i Attâr
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/5/2008 - karantina...
bilinmezken vazgeçmezliğimin kıymeti hiç
yanıyorum
gözlerin yazıyor tüm dizelerimi
ben kapatıp tüm kapılarımı üzerime
aşkının içinde ela bir karantinayı gönüllü yaşıyorum
kimbilir belki sadece aşk acısı bu
belki de vuruldum kan kaybından ölüyorum
birikmiş hüznümden yıldızlar dökülürken sarhoşluğuma
sana dair aklıma gelen herşeye bayılıyorum
dudakların yazıyor tüm dizelerimi
yanıyorum
kimbilir belki sadece aşk acısı bu
belki de benim kapattığım kapılarımdan ısrarla gitmeyen
aşkının içinde ela bir karantinayı gönüllü yaşıyorum
yanıyorum
(inci)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/5/2008 - 'köy' hikayeleri...
köy... çocukluğumun binbir gece masalları tadındaki yeri... bir büyü orası...hala da öyle... her çukurda dağılacakmış gibi zangırdayan mavi bir minübüsle önce uzun yokuş tırmanılır, sonra mezarlık geçilir en son da köy meydanına gelinirdi... düşlerim her daim üşüşmüş olurdu bana... ben düş içinde, düş benim içimde yaşayıp giderdim.. böcekler,patikalar,ayrıkotları,ısırganotları...narçiçekleri... saymakla bitmez... tavanaraları...dut,üzüm,kiraz.... reçel gülleri...kimisi yalınkat...insafsız kokusu durmadan başdöndürür... köy deyince çenem durmaz benim,bilenler bilir... köyde gece başka karadır... yıldızlar başka Ay başkadır... üzümler şarapanada yatar...biz patiskada... Ay ışığında kan siyahtır... susalım...
(inci)
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
18/2/2008 - sümüklü böcek...ya da 'çekeloz'... :)
Zamanın birinde Gülügülistan hanım adında bir sümüklü böcek yaşarmış, yalnızlıktan sıkıldığı için evlenmeye karar vermiş.Bir sarımsak kabuğunu başına koyup ‘ben gelin oldum beni kim alır?’ diye seslenmiş…birkaç zaman kimsecikler cevap vermemiş Gülügülistan hanıma…
O, yine umudunu kesmeden seslenmiş bir kez daha:’ ben gelin oldum beni kim alır?’
Nihayet oradan geçmekte olan bir leblebici sümüklü böceğin sesini duymuş ve ona seslenmiş:’ben leblebiciyim, bana varır mısın..’
Sümüklü böcek düşünmüş taşınmış ve leblebiciye demiş ki: ‘ kızınca beni neyle döversin?’
Leblebici ‘ leblebi sopamla’ diye yanıtlamış.
O zaman sümüklü böcek ‘ ben sana varamam, leblebi sopana dayanamam’ demiş.
Leblebici boynunu büküp uzaklaşmış.Sümüklü böcek de arkasından bakmış.
Sümüklü böcek yine seslenmiş ‘ben gelin oldum beni kim alır?’
Oradan geçmekte olan bir helvacı sümüklü böceğin sesini duymuş ve ona seslenmiş: ‘ ben helvacıyım, bana varır mısın?’
Sümüklü böcek düşünmüş taşınmış ve helvacıya demiş ki:’ kızınca beni neyle döversin?’
Helvacı ‘helva kepçemle’ diye yanıtlamış.
O zaman sümüklü böcek ‘ ben sana varamam, helva kepçene dayanamam’ demiş.
Helvacı boynunu büküp uzaklaşmış.Sümüklü böcek de arkasından bakmış.
Sümüklü böcek artık umudunu yitirmek üzereymiş ki uzaktan bir sıçan görünmüş.Yaklaştığında sümüklü böcek yine seslenmiş:’ ben gelin oldum beni kim alır?’
Sıçan sümüklü böceğin sesini duyunca dikkat kesilmiş ve sormuş ‘ ben sıçanım, bana varır mısın?’
Sümüklü böcek düşünmüş taşınmış ve sıçana demiş ki:’ kızınca beni neyle döversin?’
Sıçan ‘kuyruğumla’ diye yanıtlamış…
Sümüklü böcek ‘ ben sana varırım, kuyruğuna dayanırım’ demiş.
Böylece sümüklü böcek Gülügülistan hanım ile sıçan Sülüsüleyman bey evlenmişler.Birlikte yaşayıp giderlerken padişahın oğlunun düğünü olduğu haberi gelmiş.Sıçan sümüklü böceğe ‘ben düğüne gidiyorum, sen beni evde bekle,ben bir kulağıma pilav bir kulağıma zerde doldurur getiririm sana’ demiş ve çıkıp gitmiş.Aradan epey bir zaman geçmesine rağmen geri dönmemiş, sümüklü böceğin karnı acıkmış, biraz daha beklemiş, sıçan yine gelmeyince evden çıkmış, yollara düşmüş sıçanı aramak için.Yoldan geçen herkese sıçanı sormuş, hiç kimsenin sıçandan haberi yokmuş, ne gören varmış ne de bilen.Padişahın oğlunun düğünü için yoldan atlılar geçiyormuş, hava yağmurluymuş, atların ayakları yumuşak ve ıslak toprağa vurdukça nal izleri küçük çukurlar oluşturmuş, bu çukurlara su dolmuş.Sümüklü böcek Gülügülistan hanım, sıçan Sülüsüleyman beyi ararken o çukurlardan birine düşmüş.Düştüğü yerden geçmekte olan atlılara seslenmiş, ‘atlılar, gülügülistan hanım çukura düştü, sülüsüleyman beye söyleyin gelsin kurtarsın’.Atlılar da geçip giderken duyup herkese söylemişler.Nihayet bu sözler sıçanın kulağına kadar gelmiş.Sıçan bir kulağına pilav bir kulağına zerde doldurup koşup gelmiş, bir de bakmış ki gülügülistan hanım bir çukurun içinde kalmış, çıkamıyor.Elini uzatmış ve seslenmiş ‘ver elini çekeloz’ sümüklü böcek karnı acıktığı için ve sıçan geç kaldığı için kızgınmış, naz yapmış ‘ ben sana küseloz’ demiş.Sıçan bakmış ki sümüklü böceğin durumu kötü ‘ver elini çekeloz’ demiş.Sümüklü böcek yine naz yapmış ‘ ben sana küseloz’ demiş.Üçüncü kez sormuş sıçan ‘ver elini çekeloz’ diye, sümüklü böcek yine inat edip ‘ ben sana küseloz’ deyince sıçan sülüsüleyman beyin sabrı taşmış ve ‘ ben seni tepeloz’deyip, sümüklü böceğin üstüne basmış,çukurda zaten aç,yorgun ve güçsüz düşmüş olan sümüklü böceğin kabuğu kırılmış ve ölmüş.
(inci_evvel zaman masalları'ndan...)
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
2/1/2008 - sus...
"" Halife, Leylâ'ya dedi ki; " Sen o musun ki Mecnun, senin aşkından perişan oldu ve kendini kaybetti.
Sen başka güzellerden güzel değilsin." Leylâ, "Sus, çünkü sen Mecnun değilsin" diye cevap verdi.
Uyanık olan daha ziyade uykudadır.Onun uyanıklığı uykusundan beterdir.""
(Mevlâna_Mesnevi_ I.Cilt)
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/10/2007 - "insâfın o yerde nâmı yok mu?"....
Tardiyye
Hoş geldin eyâ berîd-i cânân
Bahşet bize bir nüvîd-i cânân
Cân olâ fedâ-yı iyd-i cânân
Bî sûd olâ mı ümîd-i cânân
Yârin bize bir selâmı yok mı
Ey Hızr-ı fütâdegân söyle Bû sırrı edüb iyân söyle Ol sen bana tercemân söyle Ketmetme yegân söyle
Gam defterinin tamâmı yok mı
Yârabbi ne intizârdır bû Geçmez niçe rüzgârdır bû Hep gussa vu hâr hârdır bû Duysam ki ne şîve-gârdır bû
Vuslat gibi bir merâmı yok mı
Çıkdım ser-ı dâra hemçü Mansûr Âvâzem ezân-ı nefha-i sûr Gam kıldı gülûmı şâh-ı mansûr Oldum sipeh-î belâya mahsûr
Ol pâdşehin peyâmı yok mı
Kâm aldı bu çerhden gedâlar Ferdâlara kaldı âşnâlar Durmaz mı o ahdler vefâlar Geçmez mi bu etdüğim duâlar
Hal-î dilin intizâmı yok mı
Dil hayret-i gamla lâl kaldı Galib gibi bî mecâl kaldı Gönderdiğim arz-ı hal kaldı El ân bir ihtimâl kaldı
İnsâfın o yerde nâmı yok mı
(Şeyh Galib_ Hüsn ü Aşk_ 1530.-1540.)
(Tardiye)
Hoşgeldin ey sevgilinin habercisi, dostun postacısı, bana sevgiliden bir haber ver. Can sevgilinin bayramına kurban olsun; sevgiliyi ummam, faydasız olur mu hiç? Sevgilinin bize bir selamı yok mu?
Ey düşmüşlerin Hızır'ı söyle.Bu sırrı meydana çıkar; sen, Sevgiliye karşı tercemanım ol da söyle.Gizleme,birer birer söyle; Gam defterinin sonu yok mu, bitmeyecek mi bu defter?
Yarabbi, bu ne bekleyiştir; geçip gitmeyen nasıl bir zamandır bu? Hep dert , hep elem; bir duyup öğrensem, nasıl bir şiveli sevgilidir bu? Vuslat gibi bir meramı yok mu?
Mansur gibi dârın yücesine çıktım; Sesim, sûr üfürülüşünün ezanı; Gam boğazımı şah-mansur haline getirdi.Bela eskeriyle kuşatıldım; O padişahın selamı yok mu?
Şu felekten,aşağılık kişiler murad aldılar da bildikler, yarınlara kaldı. O ahitler, o vefa yeminleri durmuyor mu? Bu ettiğim dualar kabul edilmez mi? Gönül halinin düzeni yok mu?
Gönül gam hayretiyle dilsiz kesildi.Galip gibi mecalsiz kaldı. Gönderdiğim arzıhale de cevap gelmedi.Şimdi bir tek ihtimal kaldı: İnsafın o yerde adı yok mu?
|
|
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/10/2007 - nihâvendî leyl...
Canımın acısı dinmiyor, zamanı yadsıyorum.Herşeyi anlatmam elbet mümkün, fakat nasıl? Bilemiyorum.Bu acının bana verildiği anı düşünmeden edemiyorum.Henüz içimde mutsuzlukla soytarıca oynayabilecek güç vardı…Önce yüzüm taşlaştı, sonra kelimelerim…
Karanlığa uzanıp kalbimin atışını dinliyorum, her gelişi erken olan tatlı ölümü tanıyorum.Henüz yaşıyorum.Bazen insanların dünyasından o kadar tiksiniyorum ve kopuyorum ki kalbimin atışlarını duyduğumda içimden tekrarlıyorum ‘henüz yaşıyorum’… yaşamışlıklarımın altında ezildiğim yetmiyormuş gibi yaşamakta olduğum ve yaşayacağım bilinmez anların da altında kaldığımı hissediyorum.
Paranoyama hedef belirlemedim hiç. Buna gerek de yoktu zaten…Baş kumpasçı hayat iş başındayken yaşayan herhangi bir organizmaya karşı nasıl bir paranoya geliştirebilirdim ki? Paranoyamı seviyorum.Görünmekten hep korktum. Bu korkuyla dünyanın seyrine daldım, hep tedirgin bir tarafım vardı, hep…hala da var…Güneşin parladığı Saraylı günlerinde ben, kendi gölgemi arkama almaya dikkat ederek dizüstü toprağa oturur, envai çeşit böcekleri izlerdim. Sevilesidir böcek milleti, onca kımıltılarına rağmen toprağa zarar vermezler. Küçücük tümseklere tırmanmak için gösterdikleri çabaları hayretle izlediğimi hatırlıyorum. Çocuk aklımla bu tümsek onların dağı, bu su birikintisi de onların okyanusu derdim. Hatta okyanusa düşenleri usulca kurtarıp, toprağa bıraktığım da olurdu. Sonra pınara giderdim, su doldurmaya, yeşillikler içindeki patikada yürürken dağlara bakardım. Bunlar benim dağlarım, bunlar da bulutlarım… gibi komikliklere takılır giderdim. Beni de bir izleyen var mıydı? Sevgili paranoyamın temelleri böyle atıldı muhtemelen. Benden büyüklerin olabileceğine inanmak, benden küçüklerin olduğuna inanmaktan garip değildi. Hoş, insanların ilimleri, bilimleri de vardı fakat neyi değiştirebiliyorlardı ki.. hem iyidir paranoya, insan ruhundaki tiyatral yaratıcılığı besler, tek kişilik oyunlar daha rahat sergilenir, üstelik başrolü kaptırma kaygın da yoktur…
Dünyanın seyrine daldım, insanları izlemenin böcekleri izlemekten farkı var mıydı? Böceklerden hiç korkmadım, fakat insanlar beni korkutuyordu.İşte bu yüzden kimi zaman tarih öncesi bir fosil gibi durdum ve onlar gelip geçtiler, gördükleri sadece yüzümdeki taşlaşmış, bir kısmı çatlamış yorgun ifadeydi. Bakmayı bilenler ise yüzümdeki karanlık lekelerini görüp, tanıyabilirlerdi. Aslında hiç saklanmadım. Dut ağacının dibinden ince bir dere geçerdi, isimsiz bir dere… güneşi sularında izlediğim, yonttuğu taşları, akıntısını, sesini sevdiğim derecik…Nihâvend makamında akardı çoğu kez… ‘ahımı, hicranımı sakladım, gizli tuttum…’ diye…
Ben kafayı böceklere, sulara ve bilumum şeylere takmışken yaşıtlarım çocukluk yaparlardı, çünkü çocuktular. Çocukken ihtiyardım ben. Ellerime baktığımda hep ihtiyarlık görürdüm, bu düşüncemi dedem kırardı ‘gül kokuyor ellerin’ diyerek…Dede, o gül kokulu ellerle ben neler yaptım…hepsini söylemiyorum sana…belki bir gün…Bugünlerde kendime düştüm. Kayıtsızlığımı özlüyorum için için ya da nihavendî bir derenin peşi sıra kaybolup gitmeyi delice istiyorum.
Darağacında zamanın ilmiği çabuk küçülür. Saçlarında beyaz zambak kokusuyla sallanırsın...geçmişte küçülür, gelecekte büyürüz, ‘şimdi’ de ise ne halt ettiğimizi hiç birimizin bildiğini sanmıyorum. Hem bana ne, alenen iplemiyorum artık. Eskisi gibi parmak kaldırıp söylemiyorum bildiklerimi…İnadına devirdiğim cümleleri de seviyorum.
Acımasız bir rediftir tüm kaybedişler. Suretler savrulur, tutunamaz, asıllar ise sırf kendi gizlenmişliklerinde görünmez prangalara vuruludur. Hırçınlık beş para etmez, yalnızlığın kemiğini sadece kemiği olmayan dil kırar. Korkunun zembereğini kurup, yüreğim kirişte beklediğim de oldu benim. Yaz bitti, değişiyor iklim… Bulutlar çatlamaya başladı, aklımın erguvan kısrağı doludizgin….
Ya Leyl,
Yüzümü gözlerine sürmeden,
Geçip gitme içimden.
(inci)
|
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
"insanca,pek insanca"
Kategoriler
Kategori yok
Arkadaşlarım
bizherdemtazeyiz ikona hamitakcay baymidye asmakilit avetandogan TheLostHighway salvadorali fatossenoglu deleserna interlock annakarenina bimarhane tehlikelioyunlar
|