5/10/2007 - nihâvendî leyl...
Canımın acısı dinmiyor, zamanı yadsıyorum.Herşeyi anlatmam elbet mümkün, fakat nasıl? Bilemiyorum.Bu acının bana verildiği anı düşünmeden edemiyorum.Henüz içimde mutsuzlukla soytarıca oynayabilecek güç vardı…Önce yüzüm taşlaştı, sonra kelimelerim…
Karanlığa uzanıp kalbimin atışını dinliyorum, her gelişi erken olan tatlı ölümü tanıyorum.Henüz yaşıyorum.Bazen insanların dünyasından o kadar tiksiniyorum ve kopuyorum ki kalbimin atışlarını duyduğumda içimden tekrarlıyorum ‘henüz yaşıyorum’… yaşamışlıklarımın altında ezildiğim yetmiyormuş gibi yaşamakta olduğum ve yaşayacağım bilinmez anların da altında kaldığımı hissediyorum.
Paranoyama hedef belirlemedim hiç. Buna gerek de yoktu zaten…Baş kumpasçı hayat iş başındayken yaşayan herhangi bir organizmaya karşı nasıl bir paranoya geliştirebilirdim ki? Paranoyamı seviyorum.Görünmekten hep korktum. Bu korkuyla dünyanın seyrine daldım, hep tedirgin bir tarafım vardı, hep…hala da var…Güneşin parladığı Saraylı günlerinde ben, kendi gölgemi arkama almaya dikkat ederek dizüstü toprağa oturur, envai çeşit böcekleri izlerdim. Sevilesidir böcek milleti, onca kımıltılarına rağmen toprağa zarar vermezler. Küçücük tümseklere tırmanmak için gösterdikleri çabaları hayretle izlediğimi hatırlıyorum. Çocuk aklımla bu tümsek onların dağı, bu su birikintisi de onların okyanusu derdim. Hatta okyanusa düşenleri usulca kurtarıp, toprağa bıraktığım da olurdu. Sonra pınara giderdim, su doldurmaya, yeşillikler içindeki patikada yürürken dağlara bakardım. Bunlar benim dağlarım, bunlar da bulutlarım… gibi komikliklere takılır giderdim. Beni de bir izleyen var mıydı? Sevgili paranoyamın temelleri böyle atıldı muhtemelen. Benden büyüklerin olabileceğine inanmak, benden küçüklerin olduğuna inanmaktan garip değildi. Hoş, insanların ilimleri, bilimleri de vardı fakat neyi değiştirebiliyorlardı ki.. hem iyidir paranoya, insan ruhundaki tiyatral yaratıcılığı besler, tek kişilik oyunlar daha rahat sergilenir, üstelik başrolü kaptırma kaygın da yoktur…
Dünyanın seyrine daldım, insanları izlemenin böcekleri izlemekten farkı var mıydı? Böceklerden hiç korkmadım, fakat insanlar beni korkutuyordu.İşte bu yüzden kimi zaman tarih öncesi bir fosil gibi durdum ve onlar gelip geçtiler, gördükleri sadece yüzümdeki taşlaşmış, bir kısmı çatlamış yorgun ifadeydi. Bakmayı bilenler ise yüzümdeki karanlık lekelerini görüp, tanıyabilirlerdi. Aslında hiç saklanmadım. Dut ağacının dibinden ince bir dere geçerdi, isimsiz bir dere… güneşi sularında izlediğim, yonttuğu taşları, akıntısını, sesini sevdiğim derecik…Nihâvend makamında akardı çoğu kez… ‘ahımı, hicranımı sakladım, gizli tuttum…’ diye…
Ben kafayı böceklere, sulara ve bilumum şeylere takmışken yaşıtlarım çocukluk yaparlardı, çünkü çocuktular. Çocukken ihtiyardım ben. Ellerime baktığımda hep ihtiyarlık görürdüm, bu düşüncemi dedem kırardı ‘gül kokuyor ellerin’ diyerek…Dede, o gül kokulu ellerle ben neler yaptım…hepsini söylemiyorum sana…belki bir gün…Bugünlerde kendime düştüm. Kayıtsızlığımı özlüyorum için için ya da nihavendî bir derenin peşi sıra kaybolup gitmeyi delice istiyorum.
Darağacında zamanın ilmiği çabuk küçülür. Saçlarında beyaz zambak kokusuyla sallanırsın...geçmişte küçülür, gelecekte büyürüz, ‘şimdi’ de ise ne halt ettiğimizi hiç birimizin bildiğini sanmıyorum. Hem bana ne, alenen iplemiyorum artık. Eskisi gibi parmak kaldırıp söylemiyorum bildiklerimi…İnadına devirdiğim cümleleri de seviyorum.
Acımasız bir rediftir tüm kaybedişler. Suretler savrulur, tutunamaz, asıllar ise sırf kendi gizlenmişliklerinde görünmez prangalara vuruludur. Hırçınlık beş para etmez, yalnızlığın kemiğini sadece kemiği olmayan dil kırar. Korkunun zembereğini kurup, yüreğim kirişte beklediğim de oldu benim. Yaz bitti, değişiyor iklim… Bulutlar çatlamaya başladı, aklımın erguvan kısrağı doludizgin….
Ya Leyl,
Yüzümü gözlerine sürmeden,
Geçip gitme içimden.
(inci)
|